ÜRETTİKÇE GELİŞİYOR VE ANLAM KAZANIYORUM
Entelektüel bir altyapı barındırmayan hiçbir şeyin anlamlı ve güçlü olması mümkün değildir.

Yazar, hukukçu, sinema ve dizi oyuncusu Bahadır Yenişehirlioğlu ile yaşamı, kariyeri ve sanat görüşüne dair bir söyleşi gerçekleştirdik.

Çok yönlü ve dopdolu bir düşünce insanı… Hukukçu, yazar ve aktör Bahadır Yenişehirlioğlu; mesleki serüveninden edebiyat ilgisine, yazarlık tutkusundan aktörlüğüne ve yaşam felsefesine kadar çeşitli konularda kendisine yönelttiğimiz soruları, siz MONO okurları için yanıtladı.

Hukuk Fakültesi mezunusunuz. Mezuniyetinizin ardından bir süre avukatlık yaptıktan sonra sizi hukuk gibi keskin bir alandan edebiyata yönlendiren sebep neydi?

Avukat olarak doyuma ulaşmıştım ve artık bu mesleği yapmak istemediğimi çok iyi biliyordum. Edebiyat, daima hayatımdaydı ve avukatlık yaptığım zamanlarda da benim için çok önemliydi. Günün birinde profesyonel olarak yazarlık yapacağımı ve bunun hayatımı ÜRETTİKÇE GELİŞİYOR VE ANLAM KAZANIYORUM  - SÖYLEŞİ - Mono – Ortadoğu Holding Kurumsal İletişim Mecrasıtamamen kuşatacağını biliyordum. Önünde sonunda su, yolunu buluyor. Çok okuyorsanız Merve Ay ve Allah vergisi bir kabiliyetiniz varsa bir noktadan sonra okumalarınız kelama dönüşüyor. Kaderimizi yaşıyoruz ve benim de şahsi menkıbemde bu varmış. Kendimi bir anda bambaşka bir dünyanın içinde buldum. Yeniden doğdum diyebilirim ve asla abartmış olmam. Yazarlık bir iddia işi. Bir derdinizin olması gerekir. İçinizde büyüttüğünüz sesinizin artık dış dünyadan duyulur olmasıdır aslında yazarlık. Düşüncelerinizi daha fazla içinizde tutamadığınızı görürsünüz ve bir bakmışsınız ki sesiniz karşı kıyıdan duyulmuş. Tespit etmek ve tespit edilmek. Bu, keşfi içinde barındırıyor. Ben, düşüncelerimi tespit ediyorum ve onları kayıt altına alıyorum. Bu yeterli olmuyor, kayıt altına aldıklarım tespit edilsin istiyorum. Bu, soluk alıp vermek kadar hayati benim için. İnsan çoğu zaman alıp verdiği soluğun farkında değildir. Alıp verdiği soluğun felsefesini kavrayanlar ise farklıdır. Başka bir boyut. Ben kelimelerin ve cümlelerin değiştirici gücüne inanırım. Yazmak, bu büyüyü eyleme geçirmek benim için. Bu tılsıma sahip olduğum için çok nasipliyim. Bu, mutluluk verici. Aynı zamanda da onarıcı. Ancak çok da kolay bir şey değil. Ne acı ki herkes yazabileceğini zannediyor. Piyasa yazardan geçilmiyor bu yüzden.

Yazmış olduğunuz Kanaviçe isimli kitabınızda şöyle bir sözünüz var: “Güneş üzerine yağan kar taneleri gibiyim.” Siz bu sözü yazarken ne hissettiniz, bu cümle sizin için tam olarak neyi ifade ediyor?

1915 yılında Anadolu’da yaşanan Ermeni tehciri, yıllardır ithamlarla, inkârlarla tartışılıp duruyor. Siyasetin sert ve kısır kavgalarına malzeme edilen 1915 Ermeni tehciri, insani hikâyeler de barındırmaktadır ve bu hikâyeler, millî ve toplumsal hafızamızda pek çok derin acılar, yaralar ve trajediler bırakmıştır. Hadiselere tam da bu noktada yaklaşmayı tercih ettim. Kanaviçe romanıyla kardeşliğimize, dostluğumuza ve barışa katkı sağlamayı amaçladım. Hafızamızı insani yönden tazelememize yardımcı olmak istedim. Yüreği ÜRETTİKÇE GELİŞİYOR VE ANLAM KAZANIYORUM  - SÖYLEŞİ - Mono – Ortadoğu Holding Kurumsal İletişim Mecrasıyaralı, acılı anne Ani; hayat yoldaşı, sevdası Aram’ın yokluğuyla çaresiz ve yapayalnız kaldığını düşünerek cinnet getirir. Olayları yatıştırmak için hayatını ortaya koyan Aram, geri döndüğünde aşkını, sevdasını, eşini, Ani’sini ve çocuklarını kaybetmenin acısıyla yıkılır, umutları söner, her şey birden yanıp kül olur… Ani, cinnet getiren bir kadın ve bunu ifade edecek en doğru cümle “Güneş üzerine yağan kar taneleri gibiyim.” olabilirdi. Eridiğini ve yok olduğunu düşünüyor. Büyük bir yangının içinde kalmış gibi ve zihnindeki bu yangın o denli büyük ki bir tek kendinin yanıp kül olması ile acısı bitemez, sevdiklerini de yanında götürmek zorundadır. İşte bu tam bir cinnet hâli.

Sizce duyguları en yoğun biçimde verebilmek sadece bir oyunculuk yeteneği mi? Sorumuzu, Payitaht Abdülhamid’deki rolünüzden yola çıkarak yanıtlayabilir misiniz?

Entelektüel bir altyapı barındırmayan hiçbir şeyin anlamlı ve güçlü olması mümkün değildir. Aktörlük de öyle. Benim açımdan Tahsin Paşa karakteri sadece bir rol değil. Abdülhamid Han’ı anlamayı, neslimizin ve tüm dünyanın mutlu yaşamasını istiyorsak, hak ve adaleti, ortak aklı, sağduyuyu, vicdanı ve ihtiva ettikleri manaları tekrar hayatımıza sokmalıyız. Adaletli olmanın ve ahlaki davranmanın, hak ve adalet kavramlarından uzaklaşmamak olduğunu ve bunların ne anlam ihtiva ettiğini kendi toplumumuzdan başlayarak bütün dünyaya yaymak mecburiyetindeyiz. Günümüzde küresel sömürü aktörlerinin yok etmeyi hedefledikleri bu bilinci; yani gerçek tarihimizi ve kahramanlarımızı bugünün insanı ile buluşturmak bu sebeple vazgeçilmezdir. Çünkü bu oyunu tersine çevirmek için kendi neslimize ve bütün dünyaya borçluyuz. Hedefimiz ve ülkümüz sadece kendi neslimiz için değil, bütün insanlık için olmalıdır. Aynen Abdülhamid Han'da olduğu gibi. İşte bu proje, bu sebeple son derece önemli ve dikkat çekiciydi. Dolayısıyla bu projenin bir parçası olmak benim için de çok anlamlıydı. Tabii ki bu konuda yeterli bilgiye sahiptim ve Tahsin Paşa’nın kim olduğunu bütün boyutlarıyla biliyordum. Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın sırdaşı Tahsin Paşa, İstanbul doğumludur. Genç yaşlarında Bâbıâli kalemlerinde çalışmış ve kendini geliştirmiştir. Önce Dâhiliye Mektupçu Kalemi’nde muavin olmuş, bu görevinden sonra baş muavinliğe getirilmiştir. Buradan da 7 Temmuz 1888’de Bahriye Nezareti Mektupçuluğu’na tayin edilmiştir. Sadık ve çalışkan yapısından dolayı buradan Sultan Abdülhamid Han’ın talimatıyla 26 Kasım 1894 yılında Süreyya Paşa’nın vefat etmesiyle boşalan Mabeyn Başkâtipliği’ne tayin edilmiş ve kendisine vezirlik rütbesi verilmiştir. 2. Meşrutiyet’in ilanına kadar bu görevini başarıyla devam ettiren Tahsin Paşa, 2. Meşrutiyet’in ilanından sonra ittihatçılar tarafından Sakız Adası’na sürgün edilmiştir. Tahsin Paşa; makama, mevkiye, mala mülke, paraya tahvil edilemeyen bir kişiliğe sahipti ve son derece sır biriydi. İnandığı dava için ölümü göze alabilirdi. Payitaht demek onun için Sultan Abdülhamid Han demekti. Ben Tahsin Paşa ile kendi aramda pek çok benzerlik buluyorum. Onu anladığımı ve hissettiğimi düşünüyorum. Abdülhamid Han Hazretlerini tahttan indirdiler. Osmanlı’yı parçalamak için bizi o coğrafyadan sürdüler, kukla devletler oluşturdular, İsrail’i kurdular, memleketi perişan ettiler ve bütün değer yargılarını yıktılar. Başardılar... Şimdi o dönemi iyi okur ve anlarsak, biz bugün aynı oyunlara başka bir kuvvet ve refleksle karşı durur, onların kurgulamak istedikleri oyunu bozabiliriz demeye çalışıyoruz. Dizinin yapılma amacı aslında bu. Dolayısıyla bu sadece oyunculukla yerine getirilebilecek bir durum değil.

ÜRETTİKÇE GELİŞİYOR VE ANLAM KAZANIYORUM  - SÖYLEŞİ - Mono – Ortadoğu Holding Kurumsal İletişim MecrasıKatıldığınız etkinliklerin çoğu, gençlere hitap eten çalışmalardan oluşuyor. Gençlerle bir arada bulunmak size ne hissettiriyor?

Gençler bizim geleceğimiz. Enerjilerine ve akıllarına inanıyorum. Onlardan çok şey öğreniyorum. Karşılıklı etkileşimimizin her iki taraf açısından besleyici ve onarıcı güce sahip olduğunu düşünüyorum. Muazzam bir gençlik geliyor. Bütün defolarına ve yanlışlarına rağmen… Kolay değil, bütün küresel aktörler gençler üzerinden oyun kuruyor ve dertleri gençler. Bu yüzden yara almış olmalarını anlayışla karşılıyorum. Lakin içlerindeki hazine sandığının farkına vardıklarını hissediyorum. Hazine sandıklarının kapaklarını açtıkları takdirde oynanan bütün oyunları bozacaklar. Bunun ipuçlarını görüyorum ve bu beni mutlu ediyor. Hazine sandıklarını bulmalarına yardımcı olmaya minicik bir katkım oluyorsa kendimi çok bahtiyar hissederim.

Sürekli üretiyorsunuz. Enerjik ve umut veren bir yapınız var. Bunu neye borçlusunuz?

Tutkulu biriyim ben. Yaptığım işi tutku ile yapıyorum. Seviyorum, hem de çok. Sevgiye inanıyorum. İnanıyorum bu yüzden güçlüyüm. Herkesin bir derdi var. Ben, dertlerim ile başkalarına negatif enerji yüklemek yerine mutluluğumu ve coşkumu onlara geçirerek pozitif enerjiyi bulunduğum ortama yaymayı bir yaşam biçimi hâline getirdim. Bunu anlamlı buluyorum. Karartmayın, aydınlatın. Soldurmayın, yeşertin. Korkutmayın, sevdirin. Yara açmayın, yara sarın. Bunlar benim düsturlarım. Üretmenin büyüsüne inanıyorum. Ürettikçe gelişiyor ve anlam kazanıyorum. Ataletin yani durağanlığın çürümeye sebep olduğunu çok iyi biliyorum. Zaman zaman durup hatırlarım. Bu, zihnimi yeniden canlandırır. Hatırlama, öğrenilerek bellekte saklanan bilgilerin iç ve dış uyarıcıların etkisi ile yeniden canlandırılmasıdır. Bunun yanı sıra önceden öğrenilmiş nesnelerin, sonradan görüldüğünde tanınması da bir hatırlamadır. Hız tuhaf bir şekilde unutmayı artırırken yavaşlama hatırlamayı artırır. Bunun günümüzde ne büyük bir sıkıntı olduğunu hepimiz çok iyi biliyoruz. İzafi olan zaman kavramını yaşam şekliniz ile hızlandırdığınızda çabuk unutuyorsunuz, yavaşlattığınız zaman hatırlıyorsunuz. Unutma miktarı, geçen zamanla orantılı artar. Dediğim gibi zamanı hızlandırırsanız ki bu tamamen izafi bir durumdur ve sizin yaşam biçiminizle alakalıdır, o zaman çabuk unutursunuz. Hatırlıyorum ve kendime hatırlatıyorum. Şartlanmışlıklardan uzak keşif, beni enerjik kılıyor. Böylelikle orijinime bağlı kalıp kanatlanabiliyorum. Enerjimin asıl sebebi bu. Köklerimden aldığım isteklendirme. Muazzam bir imparatorluğun torunu olduğumu biliyorum.

ÜRETTİKÇE GELİŞİYOR VE ANLAM KAZANIYORUM  - SÖYLEŞİ - Mono – Ortadoğu Holding Kurumsal İletişim MecrasıKitaplarınız ve sosyal medya hesaplarınızdaki üslubunuz genel olarak lirik bir yapıya sahip. Siz bunu neye bağlıyorsunuz?

Duygularımın kuvvetinden gelen coşkunluğu inkâr etmem mümkün değil elbet. Bu coşkunluğu, etkili bir biçimde romanlarımda yapılandırmayı seviyorum. Şiirsel bir dilin varlığını her zaman çok etkili bulmuşumdur. Kutsal metinleri okuduğunuzda dilinin etkisini hissetmemeniz mümkün değildir. Lirik anlatımın kaynağa daha yakın olduğunu düşünüyorum. Yakında hem bir şiir kitabımın hem de yepyeni bir romanımın müjdesini de size buradan vermek isterim.

 Sosyal medyada bulunan bir videonuzda gençlere, ”dertli” kitaplar okumalarını önermiştiniz. Dertli kitaplardan kastınız nedir, biraz bahseder misiniz?

Yara açan kitapların şifa olduğunu sanıyoruz. Algılarımızla oynayıp bizi yönetiyorlar. Günümüzde gerçek hiçbir şey, algı her şey olarak kabul ediliyor. İşte mücadele burada çetinleşiyor. Kültür kelimesini insanın şerh edilmesi açısından bir kavram olarak kullanmak ve bunun üzerinden sonuçlar çıkarmak aynen kökleri kurumuş ağacın kökleri ile hiç ilgilenmeyerek dallarından onu ihya etmeye çalışmak kadar sonuçsuz bir gayret. Yumuşacık kalbimizin yaraları, naif yönlerimizin törpülenmesi, cesaretimizin kırılması, korkularımızın köpürmesi hep bu yüzden. Bu yüzden hoyrat, saldırgan ve alabildiğince görgüsüz ve merhametsiz oluyoruz da bunu özgüven sanıyoruz. Kuruyan dallarımıza asılı olan yapraklar, plastikten başka bir şey değil. Oysaki “irfan” : İnsanı olgunlaştıran bilgidir. Bu da eserden eser sahibine, sebepten sebebi ortaya çıkarana, sanattan sanatkâra ulaşma çalışmasıdır. O zaman naifliğimizle, cesaretimizle, kıymetli cevherler olarak köklere su yürütebileceğiz. Belli disiplinleri kaybetmiş, zihnî yapısı iğdiş edilmiş fertlere bunu anlatmak gerçekten zordur. Çağımızda yaşadığımız sıkıntıların pek çoğu bu yüzdendir. Bu yüzden bir davası, bir derdi, bir mefkûresi ve bir entelektüel dünyası olan kitaplar okunmalıdır ki gelişebilelim, şartlanmışlıklarımızdan uzaklaşalım, gerçek bilgiye ve kaynağa ulaşabilelim.