Müzik ve Spor Aşığı Bir Hekim: Ferhat Göçer
Ferhat Göçer… Başarılı bir cerrah, ilgili bir baba, spor tutkunu, hayvansever ve her şeyden önce güçlü sesi ve yorumuyla Türkiye’yi kendine hayran bırakan bir müzik adamı…

Hayalini kurduğum, arzu ettiğim ve emek verdiğim ne varsa bunların hepsine dokunabilme şansım oldu.

Çok fazla seyahatlerim ve konserlerim oluyordu. Bir süre sonra hekimlik mesleğini icra edemeyecek pozisyona geldim.

Her geçen yıl, her geçen albüm ve her geçen konser tecrübeme tecrübe katıyor.

Spor yaparak daha sağlıklı bir yaşam sürme şansına sahip olduğumu hissediyorum.


Müzik kariyerine adım attığı günden bu yana dinleyicisinin kalbinde taht kuran Ferhat Göçer’le yönetiminde yer aldığı Sarıyer Spor Kulübü’nün Yusuf Ziya Öniş Stadyumu’nda keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Göçer; çocukluğundan eğitim hayatına, hekimliğinden müzisyenliğine, aile yaşamından Türkiye’nin müzik sektörüne kadar pek çok konuya dair sorularımızı, Mono okurları için yanıtladı.

Öğretmen bir ailenin çocuğusunuz, okula oldukça erken bir yaşta başlamışsınız. Üniversiteye de 15 yaşında adım atmışsınız. Peki, sizi tıp okumaya yönelten neydi?

Tıp okumam konusunda ailemin yönlendirmesi oldu diyebilirim. Öğrencilik yıllarımdan itibaren öğretmenim olan annem ve babam, doktor olmamı çok istiyordu. Ortaokul ve lisedeki öğretmenlerim de onların arkadaşlarıydı. Öğretmenlerimin de aileme benim hekim olmam konusunda telkinlerde bulunduklarını düşünüyorum. Bu telkinlerin sonucu da lisedeyken “Doktor olacağım.” hayaliyle ders çalışmaya başladım.

15 yaşında üniversiteli olmak sizi zorlamadı mı? Akabinde bir de eğitim heybenize konservatuvarı da eklediğinizi düşünecek olursak yorucu bir eğitim hayatınız olmuş diyebilir miyiz?

Üniversiteye 15 yaşında adım atmamda şartlar etkili oldu. Çocukluğumda annemle babam ilkokul öğretmenliği yapıyordu ve biz İzmit’te bir dağ köyünde yaşıyorduk. Bu nedenle çok küçük yaştan beri onlarla birlikte okula gidip geliyordum. Aynı zamanda okumayı da sökmüştüm. Durum böyle olunca da ailem tarafından 4,5 yaşında okula yazdırıldım. 15 yaşında üniversiteye başladığımda çok fazla zorlandığımı söylemeliyim. İstanbul Tıp Fakültesi’ne gittiğimde Galatasaray Lisesi’nden Robert Koleji’nden ya da çeşitli özel okullardan hazırlık okumuş 19-20 yaşlarında çocuklarla birlikte eğitim almaya başladım. Onlar bir çalışıyorsa ben idrak edebilmek için üç çalışmak zorunda kalıyordum. Vaktim büyük oranda ders çalışarak geçiyordu. Üç - dört senelik yoğun bir dönemin ardından nefes almam gerektiğine karar verdim. Müzikle de ilgilendiğim için boş vakitlerimi değerlendirmek için konservatuvara kaydoldum. Aslında hobi olsun diye böyle bir adım atmıştım; ama tam tersi oldu.

Genel cerrahlıktan sonra müzisyenliğe uzanan bir serüveniniz var. Cerrahlığı noktalama kararı sizin için zor oldu mu?

Cerrahlıkla müzisyenliği bir süre birlikte yürüttüm. Asistanlık ve hekimlik yaptığım dönemlerde de müzikhollerde sahne aldım. 27 yılın ardından da yaklaşık dört yıl önce cerrahlığı bıraktım. Bana kalsa ben hiçbir zaman cerrahlıktan ayrılmazdım. Çok fazla seyahatlerim ve konserlerim oluyordu. Bir süre sonra hekimlik mesleğini icra edemeyecek pozisyona geldim. Dolayısıyla şartlar beni bu kararı almaya itti; ancak hiç pişman olmadım.

Bir doktor ve müzisyen olarak insanlara hem bedenen hem de ruhen şifa veriyorsunuz. Hatta bir konserinizde fenalaşan bir dinleyicinize ilk müdahaleyi siz gerçekleştirmiştiniz. Bu durum size ne hissettiriyor?

Ben bu konuda çok şanslı olduğumu hissediyorum. Hatta Allah’ın sevgili kulu olduğumu düşünüyorum. Hayalini kurduğum, arzu ettiğim ve emek verdiğim ne varsa bunların hepsine dokunabilme şansım oldu. Bu açıdan her dakika şükrediyorum.

İlk albümünüzü çıkardığınız 2005 yılından bu yana sanat kişiliğinizde değişimler olduğunu düşünüyor musunuz?

O günden bu yana sanatsal kişiliğimde pek bir değişiklik olduğunu düşünmüyorum. Tabii geri dönüp de o günlere baktığımda başlangıçta ne kadar tecrübesiz olduğumu görebiliyorum. Her geçen yıl, her geçen albüm ve her geçen konser tecrübeme tecrübe katıyor. Ayrıca ilk heyecanım hala devam ediyor. Eğer yaptığınız işin heyecanını yaşamıyorsanız o mesleği hak etmiyorsunuz demektir.

Birçok farklı türde şarkı söyleyen ve hepsinde de güçlü etki yaratan bir sanatçı olarak sizin, örnek aldığınız ve müzik kariyerinize yön verdiği düşündüğünüz usta isimler var mı?

Benim kendi tarzım var ve farklı türlerdeki eserleri kendi tarzıma göre yorumlamaya çalışıyorum. Emel Sayın’dan Zeki Müren’e, Tanju Okan’dan Cem Karaca’ya kadar örnek aldığım pek çok değerli üstat var. Hepsinin tarzlarını, sahnelerini ve repertuvarlarını örnek alıyorum. Yaptığım hem sahne hem de televizyon programlarımda idol olarak gördüğüm birçok sanatçıyı da konuk alma şansım oldu. Bu açıdan kendimi çok şanslı hissediyorum ve kendilerinden çok şey öğrendiğimi düşünüyorum.

Türkiye’nin ilk şahsa ait senfoni orkestrası olan Metropol Senfoni Orkestrası’nı kurmuştunuz. Bu orkestranın hikâyesini bizimle paylaşır mısınız?

Metropol Senfoni Orkestrası’nı kurmamız aslında biraz da zorunluluktan oldu. O dönemde kafamda senfonik bir proje vardı; ama henüz kariyerimin başındaydım. Devlet Opera Balesi ve Büyükşehire başvurduğumda programlarının çok yoğun olduğuna dair geri bildirimler alıyordum. Biz de konservatuvar son sınıf öğrencilerine ya da yeni mezun arkadaşlara haberler göndererek onlardan bir senfoni orkestrası oluşturup yaklaşık 27 ilde konserler verdik. Zaman zaman proje oldukça toplanmaya devam ediyoruz.

MSG (Musiki Eseri Sahipleri Grubu Meslek Birliği)’nin çalışmalarıyla müzisyenler ve sanatçılar hak ettikleri değeri görecekler mi?

Bu biraz da MSG’ye nasıl bir misyon yüklediğinize de bağlı. Aslında meslek birliklerinin asıl görevi, telif haklarını sağlıklı bir şekilde kurallara ve kanunlara uygun olarak toplamak ve onları hak eden eser sahiplerine adaletli bir şekilde dağıtmaktır. Öte yandan Türkiye’de eser sahiplerinin ve sanatçıların toplumsal haklarını da koruyabilecek çok fazla kurum yok. Bu nedenle meslek birliklerine birçok görev düşüyor. MSG olarak önceliğimiz, ana görevimizi sağlıklı bir şekilde yapmak olacak. Akabinde de sanatçıların yaşam koşulları ve hakları ile ilgili daha iyi şartlar oluşturabilmek adına neler yapabileceğimiz yönünde çalışacağız.

Gelişen teknolojiyle birlikte her alanda yaşanan dijitalleşme, müzik sektörünü nasıl etkiledi?

Müziğin dijitalleşmesini çok doğru buluyorum. Son üç-beş yıl öncesine baktığımızda dijital dünyada eserlerin yayınlanması, dinlenmesi ve paylaşılması hususunda beklenmedik derece hızlı bir değişim yaşandı. Bu durum hem profesyonel hem de amatör sanatçılara hayat kaynağı oldu.

Dijitalleşme aynı zamanda üretimin kolaylaşmasına yol açtı. Tabii bunun avantajları ve dezavantajları var. Günümüzde insanlar, çok büyük maddi bütçeler altında ezilmeden kaliteli eserlerini çok kolay bir şekilde yayabilme şansına sahip oldu. Öte yandan kalitesiz eserler de yayılmaya başladı. Ancak ben kaliteli eserlerin diğerlerinin arasından sıyrılacağını ve dinleyici tarafından fark edileceğini düşünüyorum.

Bir de eserlerin dijital ortamda paylaşılması, sınırları ortadan kaldırıyor. Güney Afrika’dan ya da Singapur’dan yayınlanan bir esere bizler anında ulaşabiliyoruz. Kısacası hem maliyet açısından ucuz hem de hızlı olması bakımından ben müzikteki dijitalleşmeye olumlu bakıyorum.

Peki, sosyal medyayla gelen fırsat eşitliği gençler için avantaj sağlar mı?
Mutlaka sağlar. Örneğin; bu genç sanatçılardan biri de yakın zamanda talihsiz bir kaza sonucu hayatını kaybeden Onur Can Özcan’dı. O, yeni dijital dünyamızın kahramanlarından biriydi. Gerçekten çok özel bir gençti. Ben de kendisinin eserlerinden birini, son albümüm Bu Kalp İçinde Teksin’de okuma şansına sahip oldum. Yalnızlığın Ezgisi parçasının söz ve müziği Onur Can Özcan’a ait. Onur Can Özcan’da Halil Sezai naifliği, Müslüm Gürses derinliği aynı zamanda Sezen Aksu ozanlığını bulabilirdiniz. Bu üç özelliği taşıyan, gerçekten müzik dünyasının geleceği için ümit vadeden bir genç sanatçımızdı.

Youtube’un bazı eserlere sınırlama getirmesini sansür mü yoksa telif haklarına saygı olarak mı değerlendiriyorsunuz?

Öncelikle şunu söyleyeyim: Bu tarz platformların mutlaka bazı politikaları olmalı. Ayrıca eser sahibi üreten konumunda olduğu için birincil hakka sahip olan kişidir. Onların onayı ve rızası olmadan eserinin dinlenmesinin ve yayılmasının söz konusu olmaması lazım. Dolayısıyla bu tarz platformların önce eser sahibinin haklarını gözetme zorunluluğu var. Benim şahsi fikrim, eser sahibinin izni olmadan eserinin paylaşılması doğru değil.

Yıldız Tilbe’nin Yıldızlı Şarkılar albümünde siz de Çabuk Olalım Aşkım parçasını seslendirdiniz? Türkiye’deki güçlü seslerin yer aldığı bu albüm hakkındaki görüşleriniz nelerdir? İleride siz de kendi parçalarınızın farklı yorumlarından oluşan bir albüm çıkarmayı düşünür müsünüz?

Özellikle hala hayatta olan sanatçılarımızın eserlerini, genç arkadaşlarımızın seslendirmesi çok güzel bir şey. Yıldız’ın ya da Yıldız gibi kültleşmiş, idol olmuş sanatçılarımızın eserlerinin yeni jenerasyon şarkıcılarımız tarafından farklı tarz ve yorumlarla albümleştirilmesi, parçalara yeni bakış açıları getirilmesi bence mutlaka olmalı. Bunlar, sektöre yeni enerji ve sinerji getirecek oluşumlar. Ben bu tarz albüm çalışmalarını kendi adıma destekliyorum. İleri de inşallah benim de parçalarımın farklı yorumlarla hayat bulduğuna şahit olurum.

Sanatıyla tüm duygularını çok net ifade edebilen birisiniz. Peki, bunu günlük hayatta da yapabiliyor musunuz?

Günlük hayatımda duygularımı rahat ifade ettiğimi söyleyemeyeceğim. Duygularımı kontrol altında tutmam gereken durumlar çok oluyor. Zaman zaman içiniz katliamken dışarıdan çok sakin görünmeniz gerekebiliyor.

Ferhat Göçer; cerrah ve müzisyen. Peki, nasıl bir baba?

Çocuklarıma karşı ilkeli gibi görünüyor olabilirim; ama onların iyi eğitim almaları, iyi yetişmeleri ve topluma faydalı birer birey olabilmeleri için mücadele eden bir babayım. Bu şekilde yetişmeleri için elimden geleni yapmaya gayret ediyorum. Sevgimi de kesinlikle onlara belli edebildiğimi düşünüyorum.

Bir programda evinizde 10’un üzerinde hayvan beslediğinizi söylemiştiniz. Hayvanlarla iç içe yaşamak nasıl bir duygu?

Evimiz adeta küçük bir hayvanat bahçesi. Onlarla iç içe yaşıyoruz. Dolayısıyla da veterinerlerle de çok sık iletişim halindeyiz. Çünkü hem onların hem de bizim sağlığımız için bunu yapmak zorundayız. Hayvan beslemenin insanın sevgi, empati ve doğa bağını güçlendirmesine yardımcı olduğunu düşünüyorum. Hayata bambaşka bir gözle bakmaya başlıyorsunuz.

Sporla iç içe bir yaşam sürüyorsunuz. Bunun hem kişisel yaşantınıza hem de sanat yaşamınıza yansımalarından bahseder misiniz?

Spor yaparak daha sağlıklı bir yaşam sürme şansına sahip olduğumu hissediyorum. Haftada iki veya üç kez mutlaka spor yapıyorum. Bu sayede günlük yorgunluğumu, gerginliğimi ve sıkıntılarımı atabiliyorum.

Söyleşimize ev sahipliği yapan Sarıyer Spor Kulübü’ne de değinmeden olmaz. Sarıyer Spor Kulübü ile olan bağınızdan bahseder misiniz?

Beş yıla yakın bir süredir Sarıyer Spor Kulübü’nde yöneticilik yapıyorum. Sarıyer camiasıyla ve spor kulübüyle aramızda gönülden bir bağ oluştu. Buraya ilk adım attığımda öncelikle sektörü anlayıp kavramaya çalıştım. Futbolun içine girdikçe başarıyı getiren faktörleri bir araya toplamanın ve bunları doğru yönlendirmenin ne kadar önemli olduğunu görüyorsunuz. Mevcut şartlar içerisinde tüm kaynakları en iyi şekilde Sarıyer’e aktarmaya gayret ediyoruz. Futbol, çok bilinmeyenli bir denklem ve çok fazla aktörün yer aldığı bir mecra. Ben elimden geldiğince kulübümüze destek olmaya çalışıyorum.

Müzik ve Spor Aşığı Bir Hekim: Ferhat Göçer - SÖYLEŞİ - Mono – Ortadoğu Holding Kurumsal İletişim MecrasıMüzik ve Spor Aşığı Bir Hekim: Ferhat Göçer - SÖYLEŞİ - Mono – Ortadoğu Holding Kurumsal İletişim MecrasıMüzik ve Spor Aşığı Bir Hekim: Ferhat Göçer - SÖYLEŞİ - Mono – Ortadoğu Holding Kurumsal İletişim MecrasıMüzik ve Spor Aşığı Bir Hekim: Ferhat Göçer - SÖYLEŞİ - Mono – Ortadoğu Holding Kurumsal İletişim MecrasıMüzik ve Spor Aşığı Bir Hekim: Ferhat Göçer - SÖYLEŞİ - Mono – Ortadoğu Holding Kurumsal İletişim MecrasıMüzik ve Spor Aşığı Bir Hekim: Ferhat Göçer - SÖYLEŞİ - Mono – Ortadoğu Holding Kurumsal İletişim Mecrası