ASIL KEYiF VEREN, KENDiNi ŞAŞIRTMAK
Obezite ameliyatı olmak isteyenlerin; bunu bir mucize değil, “kilo vermeye yardımcı” bir tedavi yöntemi olarak algılaması gerekiyor.

Obezite cerrahisinin, değiştirdiği yaşam hikâyelerine bakıldığında adeta sihirli bir değnek olduğunu söyleyebilirim. Ancak obezite ameliyatı olmak isteyenlerin; bunu bir mucize değil, “kilo vermeye yardımcı” bir tedavi yöntemi olarak algılaması gerekiyor.

Küçük yaşlardan itibaren olmam gereken ideal kilonun her zaman üzerindeydim. Bilirsiniz, siz büyüdükçe ergenlik ile başlayan görsel kaygılarınız da büyüyor. Hiç tanımadığınız ya da tanışmayacağınız insanlar dahi, sadece kilolarınız yüzünden sizin hakkınızda bir düşünceye sahip olabiliyor. Dahası, bunu rahatça dile getirebiliyor. Mesela küçücük bir çocuk size bakarak “Şişko!” diye bağırabiliyor ya da yolun karşısından gelen insanlar birbirini dürtüp size gülebiliyor. Uzun zamandır görmediğiniz bir arkadaşınız, ona “Merhaba!” dediğinizde “Çok kilo almışsın. Hasta mısın? Sana ne oldu?” diyebiliyor. En kötüsü de buna siz, “istemeden” izin veriyorsunuz.

Aynı yollardan geçmiş ve belki de psikolojik olarak çok yara almış biri olarak şunu net bir şekilde söyleyebilirim: Obez insanlar alıngandır ve duyuları normal insanlardan çok daha fazla çalışır. Çevrenizdeki sesleri daha net duyar, tepkileri daha net gözlemlersiniz. Bunun altında yatan neden ise beyninizin bir köşesinde hiç susmayan şu düşüncedir: “Benim tembel, bakımsız, iradesiz ve başarısız bir insan olduğumu düşünüyorlar.” Suçluluk psikolojisi… Beraberinde ise o düşüncelerle başa çıkabilmek için güçlü durabilme savaşı… Nasıl mı?

Bir sabah işe giderken metrodaki fırından o mis gibi kokan poğaçalardan ve yanımdan hiçbir zaman eksik etmediğim diyet kolamdan aldım. Tıklım tıklım metroda insanlar sanki beni izliyordu. İşte o zaman kafamın içindeki sesler başlıyordu.

ASIL KEYiF VEREN, KENDiNi ŞAŞIRTMAK  - SAĞLIK - Mono – Ortadoğu Holding Kurumsal İletişim Mecrası“Poşetin içi gözüküyor. Kola aldığımı gördüler. Kesin ‘Sabah sabah kola mı içiyor bu?’ diyorlar. Poğaçalar kokuyor. Yanımda montunun üzerine oturduğum için sinirlenen adam, içinden ‘Yeme artık yeme!’ diyor belki de. Rezil oldum! Bana bakıyorlar!” Derken göğsümün üzerine bir ağrı saplandı. Titremeye, nefes alamamaya başladım. Sanırım kalp krizi geçiriyordum ve inmeme daha dört durak vardı. Belki de ölüyordum ama sesim çıkmıyordu, belli etmiyordum. Çünkü çevremdeki insanlardan çok utanıyordum. Bu benim yaşadığım ilk panik ataktı. İşte benim hikâyem, tam da bu ses yüzünden başladı.

Türkiye’nin en büyük reklam ajanslarından birinde reklam yazarlığı yapıyordum. Ajans tecrübesi olanlar bilirler, bu tarz yerlerde yazdığınız reklam senaryosunu toplum karşısında âdeta yaşayarak anlatmanız ve fikrinizi insanları etkileyerek kabul ettirmeniz gerekir. Benim fikirlerimse kilolarımın arkasında deyim yerindeyse “can çekişiyordu.” Rol yapamıyordum, oynayamıyordum. Kilolarım üzerinden yapılan espriler çok daha “kreatif” ve çok daha "acımasız" dı. Toplantılardaki sessizliğimin getirileri ise çok daha sert…

Birkaç ay sonra daha küçük bir reklam ajansında işe başladım. Burada, evden de çalışma imkânım vardı. Bu sayede sabahlara kadar çalışırken dilediğimce abur cuburu kimse görmeden yiyebiliyor, insanların bakışlarından gizlenebiliyordum. Çok az kazanıyordum, çok az dışarı çıkıyordum, çok az sosyalleşiyordum ama kendimce mutluydum. Bir gece, babamı kiloya ve nefes darlığına bağlı kalp krizi sonucu kaybettim. Sesleri susturmak bu kez daha zordu… Çünkü yargılar daha fazlaydı: “Bu da çok kilo almış. Vah vah! Babası da kilo yüzünden öldü.”

O üç ay, benim için sürekli uyuduğum kayıp bir süreçti. Sürekli aç hissediyordum. Doyduğumda biraz daha yemek için hazmettirici ilaçlar içip biraz daha yiyor ve uyuyordum. En sonunda bir psikiyatra gittim. Daha fazla unutmak daha fazla uyumak için belki de… Ona süreçten ve panik atak geçmişimden bahsettim. Bana “Panik atak geçirirken ne düşündün?” diye sordu. Ben de “Ölmek üzere olduğumu, metrodaki kameraların beni çektiğini ve az sonra yere yığılıp rezil olacağımı…” dedim. O da bana ölümle yüz yüzeyken dahi nasıl gözükeceğimi düşündüğümü, sadece fizyolojik değil psikolojik anlamda da daha kötüye gitmemem için kilo sorununu yenmem gerektiğini belirtti. Babamı kaybettikten sonraki bu sürecin ilk altı ayının, benim için çok önemli olduğunu söyleyerek bu yas döneminin sonunda çok daha ağır bir duruma gelebileceğimi ya da daha iyi olabileceğimi anlattı. Bu, tamamen benim elimdeydi.

Sonuç itibarıyla obezite cerrahisine beni asıl iten sebep, işte tam da buydu. Babam hayattayken bu fikre kesinlikle karşıydı, çünkü beni kaybetme düşüncesini yüzde 1 ihtimal dahi olsa göze alamayacağını söylüyordu. Bu şekilde ise aslında her gün ölüyordum.ASIL KEYiF VEREN, KENDiNi ŞAŞIRTMAK  - SAĞLIK - Mono – Ortadoğu Holding Kurumsal İletişim Mecrası

Doğruyu söylemem gerekirse, hiçbir zaman profesyonel bir diyetisyenden destek almadım. Çünkü kilo vermek istediğimde birkaç ay ağır spor ve açlık diyetleri ile kolayca kilo verebiliyordum. Obezite cerrahisi bu yüzden bana mantıklı geliyordu. Çünkü bu süreci devam ettirebilmem adına farklı bir motivasyona ihtiyacım vardı. Bunu dışarıdan bir müdahale ile sağlamış olacaktım. Asıl sorunun, Bora Koç’un da tabiri ile "yemek yeme bozukluğu" olduğunu bilmiyordum. Ameliyat konusundaki fikirlerimi tamamen değiştiren şey ise Bora Bey’in bu tedavinin sadece ameliyatla bitmediğini, tam iki yıl boyunca diyetisyen ve psikologla birlikte bir rehabilitasyon sürecine tabi olacağımı söylemesiydi. Tüp mide ameliyatı, miktar kısıtlaması ile birlikte açlık hormonuna da müdahalede bulunarak tok hissetmemi sağlayacaktı. Bu sayede süreç boyunca daha az acıkacak, daha küçük miktarlarla doyacak ve bunun verdiği rahatlama ile yemek yeme bağımlılığımın üstesinden gelebilecektim. Tabii Bora Hoca’nın şu sözleri hiç aklımdan çıkmadı: “Eğer çikolata ve karbonhidrat tüketeceksen hiç olma bu ameliyatı. Çünkü sen bağımlısın ve bunların bir daha dilinin ucuna dahi asla değmemesi gerekiyor.”

Ameliyata yalnız gittim ve kendimi bu sürece tam olarak hazır hissediyordum. Belki de bu yüzden ameliyattan sadece yarım saat sonra ayaktaydım, yürüyordum. Ağrım ya da acım hiç olmadı, hatta bazı hemşirelerin “Acaba seni ameliyat etmediler mi?” dediklerini hiç unutmuyorum. Taburcu olduktan sonraki üç haftalık sıvı beslenme sürecinde hiç zorlanmadım. Ama rüyalarımda hep çikolata yediğimi ve her şeyi mahvettiğimi görüyor, uyandığımda ise şükrediyordum. Cerrahi sonrası süreçte yemek yemeyi yeniden öğreniyorsunuz. Sinirli, kaygılı ya da mutlu olduğunuzda duygularınızı bu kez yemek yiyerek tüketmeye değil, farklı alışkanlıklara yönelerek bastırmaya çalışıyorsunuz. Çünkü bağımlılıklarınız yer değiştiriyor. O yüzden psikolojik desteğin kattığı onlarca şeyin asla hafife alınmaması gerektiğini düşünüyorum.

İki yıllık sürecin bitimine de hazır olmalısınız. Çünkü o zaman da o meşhur “yeni araba” sendromu başlıyor. Bir arabayı çok istiyorsunuz. Bir gün ona sahip olduğunuzda ilk zamanlar tertemiz tutuyorsunuz. Her şeyine dikkat ediyorsunuz. Bir süre sonra ise heyecanınız geçiyor, o araba sizin için sıradanlaşıyor. İşte kilo vermek de böyle bir şey. Obez bir bireyken 36 beden olduğunuzda dünyaların sizin olacağını ve o fiziğe çok iyi bakıp bir daha kilo almamak için çok dikkat edeceğinizi sanıyorsunuz. Ama her şey gibi yeni fiziğiniz de bir süre sonra eskiyor ve alışkanlıklarınız sinsi sinsi geri dönüyor.

ASIL KEYiF VEREN, KENDiNi ŞAŞIRTMAK  - SAĞLIK - Mono – Ortadoğu Holding Kurumsal İletişim MecrasıASIL KEYiF VEREN, KENDiNi ŞAŞIRTMAK  - SAĞLIK - Mono – Ortadoğu Holding Kurumsal İletişim MecrasıBen ideal kiloma çok uslu bir hasta olarak dokuzuncu ayda eriştim. 116’dan 54 kiloya düştüm. Bir mağazada istediğim kıyafetin bedenime uyması, benim için gerçekten hayal ötesiydi. 27 yıl hep istemediğim, hiç tarzım olmayan şeyler giymek zorunda kalan biri olarak hâlâ o ilk heyecanları düşündüğümde tüylerim diken diken oluyor. Kabine girdiğimde ve o seçtiğim şey üzerime olduğunda çok mutlu hissediyor, içimden Bora Koç’a teşekkür ediyor ve sonra da perdeyi aralayıp gururla “Bunun bir beden küçüğünü alabilir miyim?” diye sesleniyordum.

Bugün hem bedenimde hem de ruhumda eskiye nazaran çok şey değişti. Önceden kişiliğim kilolarımın arkasında saklanıyordu. Artık olumsuz duygularımı da rahatlıkla ifade edebiliyorum. İşim gereği hâlâ iletişim sektöründeyim ve fikirlerim artık kilolarımın altında can çekişmiyor. Dolayısıyla kariyer anlamında da hayal ettiğim yerdeyim. Kendi işimi kurmanın, kendi ajansıma sahip olmanın, istediğim bedende, kendimi tam da olduğum gibi yansıtmanın keyfini çıkarıyorum.

Eski hâlimdeki gibi birini gördüğümde yanına gidip bu ameliyattan bahsetmek, kaygıları varsa onu rahatlatmak için süreci uzun uzun anlatmak istiyorum. Bazen yapıyorum da… Eski resimlerimi gösterince inanamıyorlar. Evet, bir rüyada gibiyim ama bunun bir mucize olmadığını da iyi biliyorum. Bu yüzden hâlâ obez olan beynimin sinsi seslerine, doktorumdan ve ekibinden öğrendiklerimle “Dur!” demeye çalışıyorum. İnanın bunu başarmak, ameliyattan hemen sonraki süreçten çok daha zor. Aslında keyif veren kısmı da bu; sadece insanları değil, kendini şaşırtmak.

Elbette spora, ekmeksiz ve çikolatasız bir yaşama devam... Elimden geldiğince, aynı alınganlıkla ve aynı hislerle; bu kez farklı bir bedende kendime tanıdığım bu şansı sonsuza kadar devam ettirmek için savaşıyorum. Bir farkla, bu kez eskisinden daha güçlü ve daha sağlam…