KENTSEL ÇIKMAZIN ÇÖZÜMÜ
Gelişmiş bir ülke olmanın gözle görülür en büyük şartı olan “planlı ve güvenilir kent yapılanması”, Türkiye’de kentsel dönüşüm sayesinde gerçekleşecek

Derme çatma inşa edilen binlerce konutun ortaya çıkmasıyla başta İstanbul, “konutların getirdiği insanlar ve insanların getirdiği konutlar” döngüsüyle kentsel açıdan bir çıkmaza girmişti

Ülke olarak bulunduğumuz coğrafya, dünyanın gelişmeye en uygun bölgelerinin başında geliyor. Avrupa, Asya ve Afrika olmak üzere üç kıtanın birbirine bağlandığı; siyasi, ticari ve sosyal manada bir köprü vazifesi gören ülkemiz, bu kıtalararası pozisyonundan dolayı aynı zamanda toprağın altında büyük bir risk barındırıyor: kıta levhalarının bitişme noktasında bulunmasından kaynaklanan “aktif fay hatları”. Hepimiz az çok biliriz, dünyadaki tüm anakaralar bir zamanlar tek parça hâlindeydi. Yaklaşık 175 milyon yıl önce yazılmaya başlanan coğrafi bir kaderden bahsediyoruz. “Deprem gerçeğiyle yaşamak”, yalnızca bir deyimden ibaret değil.

Kuzey Avrupa, Kuzey Asya ve Afrika gibi dünyanın bazı bölgelerinde; fay hattı kaynaklı deprem olma ihtimali neredeyse yokken Akdeniz ülkeleri ve özellikle Türkiye’de, deprem kuşakları en düşük riskten en yükseğe beş dereceye ayrılıyor. Birinci derece deprem bölgesi olarak değerlendirilen yani deprem riskinin en tehlikeli seviyede olduğu kısımlar; Güneydoğu Anadolu iç sınırı, Doğu Anadolu’nun güneyi, tüm Karadeniz şeridi, İç Anadolu’da Tuz Gölü’nün kuzeyi, Marmara Denizi ve çevresi, ayrıca hemen altında devam eden Ege Bölgesi’nin Anadolu’ya doğru yayılan geniş bir alanı. Kısacası Türkiye, her an harekete hazır bir fay ağının üzerinde bulunuyor. Fakat ülkemizde, uzun sayılmayacak zaman aralıklarında gerçekleşen ve her biri “afet”ten çok “felaket” niteliğinde olan depremler nedeniyle hepimiz, söz konusu gerçekle acı bir şekilde yüzleşiyoruz. Türkiye’de kentleşmenin ve nüfus yoğunluğunun en fazla olduğu Marmara Bölgesi, bugünkü durumuyla felaket senaryolarının başrolünde bulunuyor.

Büyük ve gelişmiş bir şehir olma niteliğine cumhuriyet öncesinde de hâlihazırda sahip olan İstanbul, sonrasında ise bir sanayi ve ticaret şehri olarak yükseldi. 80’li yıllara yaklaşırken bir “iş imkânı” olarak görülmeye ve göç almaya başlayan İstanbul’un alan olarak yayılmasıyla çevre illerin de kalkınma ve şehirleşme oranı arttı. Ticari tarihimizde başarı olarak görülebilecek bu durum, bölgeye göç eden insanların yaşam kalitesi ve can güvenliği açısından böyle değildi. İş olanakları, insan artışını; insan artışı ise konut artışını beraberinde getirdi. Derme çatma inşa edilen binlerce konutun ortaya çıkmasıyla başta İstanbul, “konutların getirdiği insanlar ve insanların getirdiği konutlar” döngüsüyle kentsel açıdan bir çıkmaza girmişti. Bu durum, kendini sık sık hatırlatan deprem faktörünün gittikçe daha büyük bir tehdit unsuru olmasına yol açıyordu.

Bugün sıklıkla duyduğumuz “kentsel dönüşüm” kavramı; toz yığınları sonucunda inşa edilen yeni binalardan çok, yeni ve güvenli bir ortak yaşam anlamına geliyor. 2012 yılında fiilen başlatılan kentsel dönüşüm süreci ile yapımına başlanan binalar, ülkemizi tehdit eden büyük depremlere karşı sağlam kalması için büyük bir özenle inşa ediliyor.